Blog'a Dön

Bir Fırlatma Rampası Hikayesi

Bahattin Memişoğlu·16 Ağustos 2026·Okuma süresi 17dk

2003 yılının Nisan ayı. Kafamda tek ve net bir soruyla Kaş yolundayım: Ülkedeki dalış sistemini yöneten kurum, bu işi sahada gerçekten nasıl öğretiyor?

Çünkü ortada büyük bir tezat vardı. 1999 bir yıldız ve 2001 yılında, o günün şartlarında, benim tabirimle "yazı tura" atarak iki yıldız eğitmen belgesini cebime koymuştum. İşin acı tarafı şuydu: O güne kadar ben de dahil hiçbirimiz doğru dürüst, sistemli bir eğitim almamıştık. Ülke genelinde zarflarla bir, iki, hatta üç yıldız eğitmenliklerin dağıtıldığı, liyakatin esamesinin okunmadığı tuhaf günlerdi. Sahada işlerin ne kadar rezil durumda olduğunu, eğitimin sıfırlandığını bizzat kendi sertifikasyonumdan biliyordum.

İşte bu kifayetsizliği gördükten sonra durmadım; madem sistem bize bir şey öğretmiyordu, işi kendi başıma çözmeliydim. Bulabildiğim her bilimsel makaleyi, her bülteni hatmettim, tercüme ettim ve kendi sayfamda yayınlamaya başladım. Başka türlü bu işi doğru düzgün götürmenin yolu yoktu. Masa başında aslan kesilen "büyük hocalar", iş sahada icraata ve gerçek eğitime gelince "tıp" oynamayı tercih ediyordu. Ben de bu rezilliğin kaynağına, sistemi yönetenlerin mutfağına gidip gözlerimle görmek istedim: Sahada işler bu kadar dökülürken, bu kurum yukarıda ne yapıyordu?


Aslında ticari bir dalış merkezi işletmek gibi bir niyetim hiç yoktu. O dönem Saros Körfezi'nin meşhur "sualtı psikoloğu" olarak bilinirdim. Havacılık ve askeri geçmişimden kalan kriz yönetimi alışkanlıklarını, sualtındaki o belirsiz anlara uyarlamaya çalışıyordum. Hafta sonları yardıma gittiğim merkezde, anksiyetesi yüksek, korkudan paniğin sınırlarında gezen dalgıçlar bana yönlendirilirdi. Onların o zihinsel eşiği aşmalarına yardımcı olmak, sakin kalmalarını sağlayarak dalışı sevdirmek benim için çok değerli bir tecrübeydi.

Çünkü sahada çok net bir boşluk vardı: Herkes bir şekilde dalış anlatıyordu ama dalış güvenliğinden, acil durumlardan kimse bahsetmiyordu. Nedeni basitti; bu konuları insanlara anlatabilmek için, önce kendiniz güvenli dalmak, kurallara harfiyen uymak ve sahada o hoyratça, laubali işlerden tamamen uzak durmak zorundaydınız. İşin ucunda "rol model olmak" vardı ve o dönem bu ağır sorumluluğu, bu disiplin yükünü kimse kolay kolay göze alamıyordu. Bilgi de sorumluluk da ağırdı; o yüzden bu hayati konu piyasada hep kenarda köşede bırakılmıştı.

İşte tam o dönemde bu işi kurumsal bir ciddiyetle ele almak, dalış emniyetini bir standart haline getirmek gerektiğini hissettim. Bu alandaki boşluğu doldurabilmek için de arkama laf söylenemeyecek, uluslararası bir otoriteyi almam gerekiyordu; o da DAN (Divers Alert Network) söylemiydi. Avrupa'nın dalış acilleri konusundaki bu en önemli kurumunun eğitimlerine katılarak eğitmeni oldu. İşin amatörce geçiştirilmesine tahammülüm olmadığından, çalıştığım şirketteki ofisin spor salonunu bir seminer alanına çevirdim. Orada tamamen ücretsiz dalış güvenliği ve dalış acilleri seminerleri vermeye başladım. Sektördeki o ciddi bilgi açlığından ötürü, her seminer yirmi veya otuz kişilik katılımlarla dolup taşıyordu.


Kaş Yolculuğu ve Taktiksel Zücaciyeci Kimliği

Merakım bakiydi: "Sistemi yönetenler nasıl bir eğitim veriyor?" Bunun cevabını yerinde görmek için 2003 yılında Kaş'ta açılacak rehber balıkadam kursuna kaydoldum ve yola çıktım.

Benim hazırlık mantığım bellidir; normal bir dalışa giderken bile neredeyse yedek bir scuba takımını, ilk yardım ve oksijen kitlerini yanımda taşırım. Bu kez konu ciddi olduğu için tedariğin dozunu daha da artırdım. Yanıma ne olur ne olmaz diyerek bir de masaüstü yazıcı aldım. Sekiz günlük bir kurs için odasına yazıcı kuran bir adamı görenlerin şaşırıp bakakaldığı bir detaydı bu. Ama benim çalışma ve belgeleme disiplinim bunu gerektiriyordu. Nitekim daha sonra katıldığım TSSF 3. Düzey Eğitmen kursunda da aynısını yapacak, yine alay konusu olacaktım."

Otele varıp odama yerleştim. Ertesi sabah seminer salonuna adım attığımda içerisi adeta ana baba günüydü, yaklaşık seksen katılımcı vardı. Daha ilk dakikalardan itibaren ortamın o kalabalık, ciddiyetten uzak ve güvenilmez havasını hissetmiştim. İşte tam o an, bu ortamda kendimi deşifre etmemem gerektiğine karar verdim. Görünmez olmak en mantıklısıydı.

Kürsüden herkesi numara sırasıyla anons edip kendisini tanıtmasını istiyorlardı. Numaram on dörttü ve sıra hızla bana geliyordu. Arkamdaki gerçek unvanları düşündüm: Deniz Kuvvetleri Komutanlığı müstafi helikopter bakım ve uçuş teknisyeni bir astsubaylık geçmişi, McDonnell Douglas Türkiye temsilcisi şirketten ayrılmış teknik servis müdürlüğü veya güvenlik danışmanlığı... Bu tekinsiz kalabalığın ortasında bu unvanları dökmenin hiçbir alemi yoktu. Kurumu ve sistemi kendi doğallığı içinde, yukarıdan bakılmadan izlemek istiyordum. Hemen orada, o durumsal farkındalıkla pratik bir hikaye inşa ettim: SSK emeklisi, Beyoğlu İstiklal Caddesinde zücaciyeci dükkanı olan, dalışa meraklı sıradan bir adam.

Yanımda oturan diş hekimlerinin ardından ayağa kalktım ve bu yeni kimliğimi beyan ettim. Çok kısa, net ve sıradan oldu. Şükür ki kimsenin ilgisini çekmedi. Hedefim sessizce işimi bitirip olay mahallini terk etmekti ancak evdeki hesap çarşıya uymadı. İş ilk günden bozuldu.


Eğitmenlerin Sefaleti ve "Bay Doğru’nun İlk Çatışması

Öğleden sonra ilk yardım semineri başladı. Kürsüye üç yıldız eğitmen unvanlı bir hekim çıktı (yani sistemin en tepesindeki adamlardan biri) ve anlatmaya başladı. Dinlerken hayretler içinde kaldım; unvanı hekim ve acilci olan bu zat, en temel, en hayati acil müdahale bilgilerini tamamen yanlış `ve eski usul anlatıyordu. İçimden "Sus, salonda tek akıllı sen misin?" dedim ama iki dakika sonra, DAN eğitmeni kimliğimin getirdiği o sorumluluk duygusuyla içimdeki Bay Doğru galip geldi. Kürsüdeki egoya kibar bir manevra alanı bırakmak, ona bir kaçış yolu sunmak adına el kaldırıp ironik bir dille söz istedim:

"Hocam, bizi sınıyorsunuz galiba. Çünkü anlattığınız oranlar eski. 2002 yılı ERC (European Resuscitation Council) yönergelerinde oran otuza iki olarak güncellendi ve boğulmalarda ilk yardım beş kurtarma nefesiyle başlar."

Kürsüden gelen cevap, vizyonsuzluğun ve o çürük egonun net bir resmiydi: "Kimsin lan sen? Bana akıl mı veriyorsun? Nereden biliyorsun bunu, eğitimin ne senin?"

Salonda tam bir ölüm sessizliği oldu. İşte tam o an, hayatımın en trajik ve en çarpıcı yüzleşmesini yaşadım. O salondaki seksen kişinin tamamı, güya bu ülkenin dalış eğitmenleriydi. Yarın bir gün sahada bir insanın hayatı karardığında, o acil durumu yönetmekle yükümlü olan, insan canı emanet edilecek kitle tam olarak buradaydı! Fakat bu eğitmen ordusundan tek bir kişinin bile aklından, "Yahu bu zücaciyeci ne diyor? Acaba adam doğru söylüyor olabilir mi? Bunun doğrusu neymiş, belgesine bakalım" düşüncesi geçmedi. Kimse insan hayatının, liyakatin ya da bilginin peşinde değildi. Aksine, hepsinin gözünde "Çıkıntı yapma da ders bir an önce bitsin, gidelim" ezikliği vardı. İnsan canından sorumlu olacak bir kitlenin ve o sisteme biat eden eğitmenlerin bu korkunç ilgisizliği, benim için tam bir kırılma anı oldu. Aslında dalış güvenliği işine sonradan neden bu kadar amansızca ve delicesine ağırlık verdiğimin ilk tohumları da o salondaki entelektüel sefalet esnasında atıldı.

Hiç bozuntuya vermedim. O güvensiz sessizliğin ortasında zücaciyeci maskesini tekrar yüzüme taktım. Sakince, "Ben SSK emeklisiyim. Zücaciyeci mağazam var. Meraklıyım, okurum. İnternette rastlamıştım" dedim. "Saçma sapan şeylerle kafanızı doldurmayın, ne diyorsam o" dedi ve konu kapandı. Cehalet ve aymazlık, o şanlı eğitmenler tarafından sessizce alkışlanmıştı.


Teknik Gerçekler ve Patlayan Dikişler

Ertesi gün seminere Sahil Güvenlik Komutanlığından bir binbaşı geldi ve kurumun arama kurtarma kabiliyetlerini anlatmaya başladı. Sunumu sessizce dinliyordum, ta ki söz dönüp dolaşıp "gece helikopterlerle arama kurtarma yapıyoruz" iddiasına gelene kadar. Bunu duyunca suskunluğumu korumam imkansızdı. El kaldırıp söz istedim. O günlerde Sahil Güvenlik envanterde sadece AB-212 helikopterleri vardı. Bu helikopterler, Deniz Kuvvetleri Komutanlığından onlara devredilmiş cihazlardı ve teknik sınırları ile ekipman eksikliklerini eski bir havacı olarak çok iyi biliyordum. Gece şartlarında deniz üstünde arama kurtarma yapabilmesi için gereken o hayati donanımların hiçbirine sahip değillerdi.

Kürsüdeki binbaşıya, salondaki diğer seksen kişinin asla anlam veremeyeceği, sadece ikimizin anlayabileceği uçuş prosedürleri ve teknik havacılık terimleriyle o uçuşların o envanterle gece şartlarında yapılamayacağını açıkça anlattım. Binbaşı bir anlık şokun ardından adeta kükredi: "Kimsin sen? Nereden biliyorsun bunları?" Cevabım yine aynı soğukkanlılıktaydı: "Ben SSK emeklisiyim. Zücaciyeci mağazam var ama meraklıyım, okurum. İnternette rastlamıştım." Sunum sonrasında direktörlerden biri hemen yanıma gelip "Aslanım, biraz az konuş sen" diyerek beni kibarca uyardı.

Maske artık iyice zorlanıyordu ama asıl darbe kahvaltı masasında geldi. Sabahları masalarda tipik erkek muhabbeti, silah ve atış sohbetleri dönüyordu. Bir sabah masadaki ekip Glock tabancayı "plastik oyuncak" diyerek yerin dibine sokmaya başladı. O dönem bizim ofiste, yani sektörün kalbi olan Göz Gez Arpacık (GGA) bünyesinde Glock’a laf edenin Yıldırım Memişoğlu ağzına biber sürebilirdi. Sektörde güvenlik işiyle uğraşan herkes GGA’nın silah konusundaki o muazzam bilgi birikimini bilir ve buna mutlak saygı duyardı. Masadaki o sığ muhabbete sabrım taştı; "Beyler o işler öyle değil" diyerek araya girdim. Silahın ö dönemde Amerikan Özel Kuvvetlerinin resmi tercihi olmasından başlayıp, meşhur "torch test"ine kadar uzanan beş dakikalık, ders niteliğinde bir vaaz verdim. Masadakiler ağızları açık kalmış bir şekilde bana bakıyordu. Arkadaşlarımızdan biri şaşkınlığını gizleyemeyerek "Bu bir zücaciyeci için biraz fazla bilgi yahu" diye şakalaştı, ortam hafifçe yumuşadı.

Fakat ertesi sabah kahvaltıda masa arkadaşlarımdan biri artık bu duruma dayanamadı ve doğrudan gözlerimin içine bakarak patladı: "Kimsin lan sen? Bu züccaciye palavralarını bırak. İlk yardım, deniz kuvvetleri helikopterleri, silah, havacılık… Nedir lan bu? Ajan mısın sen?" Baktım artık kaçış yok, zücaciyeci gömleği bu teknik gövdeye dar geliyor; adamı salonda tenha bir köşeye çekip gerçeği kulağına fısıldadım. Derin bir nefes alıp rahatladı: "Tamam işte, şimdi her şey yerli yerine oturdu" dedi.


Denizde Liyakat Sınavı ve Pet Şişe Tiyatrosu

Suya girme vakti geldiğinde, pratik sahada tam bir tiyatro başladı. Malzeme sandıklarımı, yedek şnorkellerimi, pusulamı, ilk yardım çantamı ve oksijen tüpümü suyun kenarına indirdiğimde, salondaki o eğitmen ordusu bana uzaylı görmüş gibi, "Kim lan bu manyak" dercesine bakıyordu. Çünkü onların dünyasında dalış emniyeti setleri, tedarikli olmak veya acil durum planlaması yapmak fuzuli bir lüks ya da abartılı bir gösterişten ibaretti.

Sektörün o dönemki acınası vizyonu suyun üstünde net bir şekilde belirdi. Seksen kişilik o şanlı eğitmen adayı grubu içinde, uluslararası standartlarda bir yüzey işaret şamandırası (yani SMB veya bizim tabirimizle sosis şamandıra) kullanan toplamda en fazla beş kişi vardı. Geri kalan koskoca eğitmen ordusu ise bu hayati emniyet ekipmanını tedarik etmek için çok yaratıcı bir yöntem bulmuştu. Kursiyerler bir gece önce Kaş'taki bakkal ve büfeleri gezip ne kadar iki litrelik pet kola varsa satın almışlardı. Öyle ki o gece Kaş genelinde ciddi bir iki litrelik kola sıkıntısı baş göstermiş, bakkalların stokları tükenmişti. Bu eğitmen arkadaşlar o pet şişelerin içini boşaltıp, bellerine bağladıkları çamaşır iplerinin ucuna takarak kendilerine güvenlik şamandırası yapmışlardı. Kaş bakkallarındaki iki litrelik kola stoklarını bitirip bellerine çamaşır ipiyle bağlayan o kitle, denizin ortasında sallanan kırmızı kapaklı plastik şişelerle arzı endam ediyordu.

Belimde nizami şamandıramla suya girdim ve doğrusal navigasyonu tek seferde, hatasız tamamladım. Bu sırada, teoride aslan kesilen o kadroların pratik sefaleti de suyun altında patlak verdi. İkinci çalışmada maskesini çıkaran iki yıldız eğitmen bir kadın, o temel beceriyi bile yönetemeyerek panikle doğrudan yüzeye fırladı. Kendi kendime önce "Bu nasıl iki yıldız eğitmen" deyip, sonra da sistemin gerçeğini hatırlayarak "Sana ne Bahattin, işine bak" dedim. Kıyıya dönerken, kurs görevlisi olan o üç yıldız eğitmen direktörlerden biri bana doğru bakıp, "Artistlik yapma, o sosis şamandıraya ne gerek vardı" dedi. İşte o an sabrım bitti ve kendisinden kıyıda, dalış emniyetinin ciddiyeti ile o pet şişeli sefaletin yaratacağı tehlikeler üzerine sert bir vaazı esirgemedim.

Sistemdeki teknik çürüme, kursun kapanış günü öğleden sonra yerini ahlaki bir çürümeye bıraktı. Kursun aniden bittiği ilan edildi. Oysa otele girişte hepimizden sekiz günlük tam ücret tahsil edilmişti. Hak arayan o zücaciyeci kimliğimle hemen öne çıkıp, "Peki o zaman kalan üç günlük bedel bize iade edilecek mi" diye sordum. Kurstaki en yetkili şahsın bana verdiği cevap, sistemin tüm ahlaki özetini içeriyordu: "Saçmalama."


Protokol Tiyatrosu, İnfaz ve Kolera Sokağı Lisanı

Kapanış töreni için salona doğru yürürken, giriş kapısının yanındaki panoya asılmış olan o değerlendirme ilan tablosunu gördüm. Merakla listeye baktım. Notlarım tam olarak şöyleydi: Malzeme 0, Suda Beceri Performansı 0, Rehberliğe Uygunluk 0.

Hocalara ahkam kesen zücaciyeci, sistem tarafından daha kapıda net bir şekilde infaz edilmişti. Bu, benim lise sonrası toplam altmış küsur aylık eğitim hayatımdaki ilk ve tek başarısızlığımdı. Sinirden delirmek üzereydim. O hırsla dertleşmek için kardeşimi aradım. Durumu duyunca, "Ekiple gelelim, alayını sopalayalım" dedi. Sakinleşmeye çalışarak, "Otur oturduğun yerde" deyip telefonu kapattım ve salona girdim.

Salona adım attığımda gözlerime inanamadım. Bazı erkek kursiyerler ceket kravat, kadınlar ise etek ceket giymişti. Rekreatif bir dalış seminerinin kapanışında asla göremeyeceğiniz, tamamen o "büyük adamlara şirin görünme" ezikliğini barındıran tuhaf bir manzaraydı. "Nasıl bir dünyaya düştün sen Bahattin" dedim kendi kendime, "Bunda kesin bir iş var." Çok geçmeden anlaşıldı; Federasyon Başkanı ve arkasında tespih tanesi gibi dizilmiş şürekâsı kapıda belirdi. Sanırsın bir spor federasyonu başkanı değil, ağır bir abi salona giriyordu. Peşinden de belediye başkanı, kaymakam, emniyet müdürü, jandarma komutanı derken tüm yerel protokol içeriye süzüldü. Tam bir tiyatro sahnesiydi.

Başkan kürsüye çıktı, kapanış konuşmasını yaptı ve ardından o tuhaf usulünü işletmeye başladı. Herkesi numara sırasıyla ve ismiyle anons ediyor, ayağa kalkan kursiyerin geçtiğini ya da kaldığını doğrudan yüzüne söylüyor, üstüne bir de herkesten kısa bir kurs değerlendirmesi alıyordu. Sıra bana geldi. Adımı okudu ve yüzüme bakarak o kapıda gördüğüm hükmü salondaki protokolün önünde perçinledi: "Başarısız oldun, kaldın." Hemen ardından o standart sorusunu sordu: "Kurs hakkında bir diyeceğin var mı?"

Derin bir nefes aldım, mikrofonu elime aldım ve o analitik ironiyle kürsüye doğru konuştum:

"Sizin atadığınız şerefli ve onurlu direktörlerin haksızlık yapacağını düşünmek bile istemem. Öyle olsa zaten onları bu göreve getirmezdiniz. Sizi temsilen buradalardı ve size yakışan bir dürüstlükle vazifelerini yapmışlardır diye düşünüyorum."

Salonda bir anda ölüm sessizliği oldu. Protokolün önünde kurduğum bu cümleyle, başkanın yüzünün hırstan nasıl kızardığını bizzat görebiliyordum. Arkasında dizilmiş olan ve bana o sıfırları layık gören direktörlerin gözlerinden ise adeta alev fışkırıyordu. Sistemi kendi silahıyla vurmuştum. Lafı hiç uzatmadan yerime oturdum.

Asıl hesaplaşma ise akşam yemeğinde yaşandı. Kurs sonu arkadaşlarla vedalaşmak için masaya yeni oturmuştuk ki kursta direktörlük yapan o üç yıldız eğitmenlerden ikisi yanıma geldi. Üstten bakan, mafyatik bir tavırla, "Başkana böyle hitap edenlerin başına ne gelir bilemezsin" gibisinden üstü kapalı tehditvari laflar etmeye yeltendiler. İşte o an sabrım bitti. Üzerimdeki o sakin zücaciyeci şapkasını bir kenara fırlatıp Kolera Sokağı lisanımı kuşandım. O sert ve karanlık dili çok iyi bilen biri olarak, tam da anladıkları dilden, o raconla karşılık verdim. Karşımdaki o kabadayı bozuntusu direktörler neye uğradığını şaşırarak süratle olay mahallini terk etmek zorunda kaldı. Onlar arkalarına bakmadan kaçarken, ben orada kendime büyük bir söz verdim: "Bunların bu endüstride kabusu olmazsam bana da Bahattin demesinler!"


Belgelerin Gücü ve Adrasan Bayırı’ndaki U Dönüşü

İstanbul’a döner dönmez, o kurumsal hafızasızlıktan beslenen menfaat yapısına karşı hukuk savaşını başlattım ve federasyonu mahkemeye verdim. İşte Kaş’taki o tek kişilik otel odasına kurduğum o masaüstü yazıcının ve her ihtimali hesap eden askeri disiplinimin asıl büyük faydası burada ortaya çıktı. Kursun beşinci gününde kurstaki en yetkili şahsın bana "Saçmalama" diyerek arkasını döndüğü o üç günlük haksız kazancın peşini bırakmadım. Sekiz günlük kurs planını, beşinci günde apar topar yapılan o protokol kapanışını ve otele ödediğimiz sekiz günlük şahsi faturaları tek tek belgeleyip mahkemenin önüne koydum.

Ortada çok net bir usulsüz tahsilat ve fazla alınan bedelin iade edilmemesi skandalı vardı. Kurs boyunca adayların başında durması gerekirken Kaş’ta sabah birasını akşam rakısını içmekle meşgul olan, ama kağıt üzerinde kursun sorumlu direktörü olarak görünen o üç yıldız eğitmen, bu sarsılmaz belgeler karşısında kaçacak delik bulamadı. Mahkeme, federasyonun bu laubaliliğine ve haksız kazancına göz yummadı ve o direktöre sekiz ay hak mahrumiyeti cezası verdi. Bu, sistemin duvarında açılan ilk ve en büyük gedikti.

Pim bir kere çekilmişti. Ertesi sene kurula ve kursa tekrar müracaat ettim. Fakat bu kez karşılarında o ne idüğü belirsiz, sessizce köşesinde oturacağını sandıkları sıradan bir zücaciyeci yoktu. Sistem beni artık çok iyi, hatta korkuyla karışık bir saygıyla tanıyordu. "Eyvah, o arıza adam, belgeli herif yine geliyor" paniği dalga dalga yayılmıştı. Öyle ki, kursun yöneticisi olan o dönemin en ünlü direktörü, beni daha kurs alanına varmadan Adrasan Bayır’ında bizzat ve büyük bir yapay hürmetle karşılamak zorunda kaldı.

Tiyatro bu kez tersine dönmüştü. Bir yıl önce Kaş’taki o salonda tüm yerel protokolün önünde yüzüme bakıp "Başarısız oldun, kaldın" diyerek beni infaz eden o koskoca Federasyon Başkanı, bu kez hukuki haklılığım ve sarsılmaz duruşum karşısında geri adım atmak zorunda kalmıştı. Kurumun yaşadığı o kurumsal sarsıntıyı toparlamak ve aramızdaki o gergin dengeyi yönetebilmek adına, otelde ortak yenilen akşam yemeklerinde beni bizzat kendi masasına davet etti ve en az dört akşam beraber yemek yedik. Ünlüydüm artık. Sistemin kuralsız işleyen tekerine çomak sokan, menfaat ağlarını belgelerle darmadağın eden, huysuz, tavizsiz ve prensiplerinden asla ödün vermeyen tehlikeli bir adam unvanı üzerime bir daha çıkmamak üzere yapışmıştı.

Bu deneyim, lise yıllarımdan beri süregelen eğitim hayatımdaki ilk ve son başarısızlığımdı ama bana oturduğum yerden kalkıp üçüncü kariyer yolculuğuma, yani dalış güvenliğine adanmış o profesyonel döneme başlamam için en büyük fırlatma rampası oldu. Başlarken korkularım bittabi vardı. Bu örgütlü menfaat dünyasında hiçbir tanıdığım, arkamı yaslayacağım tek bir çıkar ilişkim veya torpilim yoktu. Tamamen tek başımaydım. Fakat o an, o çürümüşlüğün tam ortasında anladım ki korku insanı içeriden teslim alır. Korkuyla köşeme çekilip o laubaliliğin bir parçası olmak yerine, o yapının üzerine yürümeyi seçtim.

Gerisini zaten hayat halletti. Sistem kendi hoyratlığına, o bildik ahbap çavuş ilişkilerine ve çarklarını döndürmeye elbette devam edecekti; bunu biliyordum. Fakat ben de aktif eğitmenlik sürecim boyunca bu hoyratlığın karşısına tek başıma dikilen en önemli endüstri aktörlerinden biri olmak üzere yola çıkmıştım. Mücadeleden bir adım bile geri atmayacak, bu kuralsız yapının içinde kendi doğrularımla kariyer yolculuğumun zirvesine ulaşmak için çabalayacaktım. Ülke kurumunun o köhne vizyonu buna izin vermeyecek, önümü kesmek isteyecekti belki; ama yerel barajlar beni durduramazdı. Nitekim öyle de oldu Ülke genelindeki o yapı bana geçit vermedi belki. Ama yerel barajlar beni durduramazdı. 

Öyle de oldu. Uluslararası bir eğitim kurumunda bu işin en tepesine ulaştım. Tüm bu köhneliklerin ve ahbap-çavuş ilişkilerinin ortasındaki mutlak yalnızlığıma rağmen...

Ben kaldım.


Önemli Hatırlatma

Bahattin hocamızın bu yazısına ve hepsi birbirinden değerli diğer tüm yazılarına kendi sitesinden ulaşabilirsiniz.

Kaynak:

Bahattin Memişoğlu

Yazar

SSI Int. Training Director (Ret) • Turkish Naval Aviation Veteran

Sesini Bulan Adam Özofagus konuşmacısı • Yazar İnsan Faktörleri | Dalış | Yaşam